Tvturk.net Genel Yayın Yönetmeni Bünyamin Erdemir, Gazeteci-Yazar Abdurrahman Dilipak’ın AKP ”Papatyaları Davası” konusu hakkında hassasiyet göstererek evelsi günkü davayı yakından takip etti. İstanbul Küçükçekmece Adliyesinde süren dava bir kez daha ceza istemi ile ileri tarihe atıldı…
Evet, tarih 16 Eylül 2023. O gün duruşmada, cılız bir sesle kamuoyunu sarsan bu davayı bizzat yerinde görmek ve mazlumun yanında olmak için birkaç meslektaşımla beraber oraya giderek duruşmayı izledik. Hayatımda belki de ilk defa kendim için üzüldüğüm; o sanık koltuğunda bir abiden çok dimdik duran bir Dilipak gördüm. Bizi üzen bunu karşı mahallenin çocuklarının değil de uğruna eşimizden, dostumuzdan savunurken kalp kıran, dargın ve küskünlük yaşadığımız zamanında fikirlerimiz için uğruna her şeyi, her an vazgeçtiğimiz kişilerden gelmesi… Biz sizdensek isek siz kimdensiniz? sorusu en çok kalp acıtan oldu.!
Tek bir aradan sonra duruşma kısa bir ara verdi; sonrasında yine kısa bir arayla mahkeme ileri bir tarihe ertelendi. Ve geldik bugüne…
“Peki neden 5 yıl sürdü?” diyorsanız, işte bunu büyük Üstad Dilipak’ın kaleminden dinleyelim.
Böyle bir davanın kendini “Muhafazakâr Demokrat” diye tanımlayan bir parti tarafından açılmasını anlamış değilim.
28 Şubat’ta başörtüsü direnişinde birlikte direndiğimiz o başörtülülerin üyesi oldukları KADEM’in ne yapmak istediğini halen anlamış değilim. Ne günlere kaldık.
5 yıldır nezdimde ‘‘iftira mahiyetindeki” bir suçlama ile ilgili olarak yargılanıyordum ve sonuçta beraat kararı geldi.

AKP ”Papayatları Davası” sonrası DİLİPAK’ın Adliyedeki ilk açıklaması Bünyamin ERDEMİR’in Haberi..
5 yıl boyunca bana boykot uygulandı!
Ötekileştirildim! ”İstenmeyen adam” ilan edildim!
Medyaları, yerel yönetimleri, Üniversiteleri, Vakıfları ve dernekleri ile bütün kapılar yüzümüze kapatıldı.
Aylar öncesinden konferans tarihleri almak isteyenler selam vermez oldular!
Telefonlarımıza çıkmaktan korktular! Aynı mekanlarda görünmekten bile çekindiler!
Topyekûn saldırdılar. Troller devreye sokuldu! Aşağıladılar!
Beni, kastetmediğim şeylerle suçladılar!
LGBT’lileri eleştirdiğim için Türkiye Gazeteciler Cemiyetinden attılar, bir sosyalist parti ve CHP’liler hakkımda birçok suç duyurusunda bulundular. Savcılık onları davaya dönüştürmedi.
ve 5 yılın sonunda KADEM, AK Parti Genel Merkezi ve 81 il teşkilatı ile hakkımda yapılan suç duyuruları sonucu açılan ceza davası beraatla sonuçlandı.
AK Parti Medyası ve troller hakkımda söylemediklerini bırakmadılar.
Böyle bir Media lincine bir de 28 Şubat’ta uğramıştım.
O zaman bu kampanyayı Uğur Dündar başlatmıştı.
Ama ilk defa 81 ilde birden hakkımda böyle bir dava açıldı.
Bu dava aslında 28 Şubat dönemindeki, Türkiye’de bir hukuk garabeti olarak hafızalara kazınan “312 General davası” kadar ilginç bir dava.
Şunu halen anlamış değilim, gerçekten böyle haksız-hukuksuz bir dava için neden, nasıl, niçin tek il başkanı bile hayır demedi.
Siyaset gözlerini görmez, kulaklarını duymaz, kalplerini hissetmez mi yaptı?
Basından neden hiç kimse “Ne oluyor, nereye gidiyoruz” demedi.
Alman yazar George Büchner, ‘Danton’un Ölümü’ adlı kitabında Danton’a şu sözleri söyletmiş; “İhtilal Satürn gibidir, kendi evlatlarını yer.” demişti. Bu söz, “Devrim kendi çocuklarını yer” ifadesine evrildi. Ve bir hareket, geldiği noktada ”kendi evladını yiyen” konumuna düşürüldü! Buna kim çanak tuttu?
O kadar üst düzey hukukçunun görev aldığı bir siyasi harekette, neden insiyatif alıp uyarı görevini yapmadı bu hukukçular?
Yaptılarsa neden dinlenmediler?
”Böyle bir dava olmaz, dünya da örneği yok, bu dava üst mahkemelerden illa döner” gerçeğini neden görmediler?
Tüm dünyanın takip ettiği bu dava da kaybeden biz olmadık mı?
”Dilipak’a bunu yapanlar, bize ne yapmaz” dedi bazıları ve köşelerine çekildiler!
LGBT, İstanbul Sözleşmesi vb konularında meydan boş bırakılmış olmadı mı?
Yoksa, o A Ke Pe‘lilerin de amacı tam da bu muydu? Ak Parti fikrini ve fıkhını baskılamak?
27 Temmuz 2020 tarihinde “AKP’nin Papatyaları” köşe yazısı üzerine AK Parti + KADEM tarafından başlatılan hukuki süreç neticesinde, ilk derece mahkemesinin verdiği mahkûmiyet kararı, üst mahkeme tarafından tamamen kaldırılmış, hakkımda beraat hükmü verildi. İstinaf Mahkemesi, açık ve kesin ifadelerle:
Yazının AK Parti + KADEM’e veya herhangi bir kadın topluluğuna yöneltilmediğini,
İfadelerin hukuken hakaret teşkil etmediğini,
Matufiyet şartının oluşmadığını, yani sözlerin müştekilere yönelik olmadığı anlaşıldığını,
Suçun yasal unsurlarının oluşmadığını tespit etmiş ve beraat kararıyla sonuçlanmıştır.
Bu karar, yıllardır oluşturulan yanlış algıların, asılsız suçlamaların ve gerçeği çarpıtan yorumların hiçbir hukukî temele dayanmadığını ortaya koydu.
Başörtüsü yasağıyla mücadele eden, sadece başörtüsü değil, kadınları yücelten yazıları, konferansları, yazdığı kitapları ile her anlamda insan haklarını savunan, bu anlamda uluslararası ödüle sahip bir insana “Kadın Düşmanı” suçlaması bu süreçte beni en çok inciten, en çok yaralayan husus oldu. Hele bir de ”küfrettiğim ve hakaret ettiğim” iddiası o tam bir cinnet haliydi!
Bir de iktidarın hışmına uğramaktan korkup selamı kesen eski dostlar benim için sukutu hayal vesilesi olmuştur.
Ne büyük hayallerimiz vardı, denizleri aşalım derken derede boğulduk.
Türkiye’de başörtüsü yasaklarının en ağır olduğu dönemlerde, bedel ödeyerek mücadele eden, meydanlarda, üniversite kapılarında, gazete köşelerinde, konferans salonlarında başörtülü kadınların onuru ve hakkı için yıllarca ses yükseltmiş biri olarak; zamanında aynı mücadelenin öznesi olan insanlar tarafından, “kadınlara hakaret eden biri” olarak gösterilmeye çalışıldım.
Bugün AK Parti + KADEM’in yöneticileri arasında bulunan birçok isim, o yasakların acısını bizzat yaşamış, o dönemde benim yazılarımı okumuş, mücadelemi takdir etmiş insanlardır. Ne acıdır ki, gerçek muhatabı tamamen farklı olan bir ifade, bağlamından koparılarak, başörtüsü mücadelesinin eski yol arkadaşına yöneltilmiş bir itham gibi sunulmuştur. Bu, yalnızca hukuken değil, vicdanen de kabul edilemez bir kırılmaya yol açtı.
İslam, adaleti emreder. Rabbimiz buyurur ki: “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutun…” (Nisa 135).
İslam bize bir kavme olan düşmanlığımızın bile bizi onlar hakkında adaletsizliğe sevk etmemesini emrederken, karşılaştığımız durum ortada. Hiçbir hukuki temele dayanmayan, ithamı gerçek dışı bir suçlamaya dönüştürenler;
- Kamuoyunu yanlış bilgilendirmiş,
- Bir insanın itibarına gölge düşürmüş,
- İslami kardeşlik hukukuna aykırı davranmış,
- Adalet terazisini kendi nefsiyle tartmıştır.
KADEM, davanın başında yaptığı açıklamada, benden özür beklediklerini belirtmişti.
Oysa bugün mahkeme kararıyla gerçek ortadadır: Yazı KADEM’e yönelik değildir.
Tüm kadınları hedef almamıştır.
Hakaret suçu oluşmamıştır. Yargı, suç unsurlarının tamamen yok olduğunu tescillemiştir.
Şimdi soruyoruz: Hiçbir temeli olmayan, yanlış yorumlanan ve gerçeğe aykırı şekilde büyütülen bir suçlamanın “özrü” hangi haklı zemine dayanıyordu? Ve asıl önemli olan: Bugün özür dilemesi gereken, asılsız ithamlarda bulunarak bir insanı kamuoyunda hedef hâline getirenler değil midir?
Beraat kararı, gerçeği tüm açıklığıyla ortaya koymuştur.
Dolayısıyla, haksız ithamda bulunanların, kamuoyu önünde yaptıkları açıklamaların gereği olarak; hakkı çiğnenen kişiden özür dilemesi hem ahlaki hem de vicdani bir sorumluluktur.
Kul hakkı ciddidir.
Özellikle bir Müslümanın bir diğer Müslüman hakkına girmesi, sadece mahkemede değil, ahirette de hesabı verilecek bir meseledir.
Aynı mücadelenin İçinden Gelenlerin Birbirini Yanlış Anlaması Acı Bir Tablo Oluşturmuştur.
Yıllardır verdiğim mücadeleyi bilen herkes, benim:
-İffetli kadınları,
-Mücadele eden kadınları,
-Onuruyla var olan kadınları,
-Başörtüsü direnişinde bedel ödemiş kadınları
-Asla hedef almayacağını bilir.
Nitekim mahkeme de, bu gerçeği hukuki ifadelerle ortaya koymuştur. Ancak bu süreçte, mücadele arkadaşlığıyla, tarihsel hafızayla, ortak acılarla örülmüş bağlara rağmen, bağlamı koparılan bir ifade, açıklamaları eksik okunan bir yazı üzerinden bir insanın linç edilmesine kapı aralanmıştır.
Benim sözüm, fuhşiyatı meşrulaştıran odaklaradır.
İnsanı, ahlakı, toplumu yozlaştıran yapıların zihniyetinedir.
Nitekim mahkeme de bu gerçeği tescillemiştir.
Bu dava, sadece hukuki bir mesele değildir. Bu, aynı sancıyı çekmiş insanların, birbirini yanlış anlamasının, birbirine karşı sınavıdır.
Bu, toplumu, mücadele tarihini ve ortak birikimi zedeleyen trajik bir tablo oluşturmuştur.
Yargının verdiği nihai karar, tartışmaya yer bırakmayacak kadar nettir: “Yüklenen suçun yasal unsurları oluşmadığı için beraat.”
Bu süreçte olumsuz algıya maruz bırakılan kişi, yıllarca bu ülkenin kadınlarının onuru için mücadele etmiş bir gazetecidir.
Bugün, gerçek ortaya çıkmıştır. Bugün, adalet tecelli etmiştir. Bugün, asılsız suçlamaların çöktüğü gündür.
(EL ADL’U) Adalet, Rabbimizin bir ismidir.
Hak yerini bulmuştur. Bugün yapılması gereken;
*Haksız ithamların geri alınması,
*Kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi,
*Kırılan kardeşlik hukukunun tamiri,
*Gereken özrün gecikmeden ve samimiyetle yerine getirilmesidir.
Çünkü kul hakkı, dosyaların kapanmasıyla değil; hakkın teslim edilmesiyle kapanır.
Bu, yalnızca bir kişinin hakkı değil; Türkiye’nin demokrasi, ifade özgürlüğü ve mücadele ahlakı açısından da bir gerekliliktir.
Benim katlanmak zorunda olduğum güçlükler benden sonrakiler için baht kaynağı olsun, bütün bu olanlar ders olsun diye son cümle olarak; bu zorlu süreçte şahsıma olan inancını ve güvenini her daim yanımda olarak gösteren vefalı dost ve kardeşlerime teşekkür ediyorum.
Selam ve dua ile.